ArtıBir
  • Henüz üye değil misiniz ? Sağ alt köşeden üye olabilirsiniz.

İLKER AYRIK’IN HOCASI İLE RÖPORTAJ

İLKER AYRIK’IN HOCASI İLE RÖPORTAJ
İLKER AYRIK’IN HOCASI İLE RÖPORTAJ
Bu Habere Oy Verin!

Türk Tiyatrosunun Yaşayan Efsanesi Müjdat Gezen Türk tiyatrosunun ustası Müjdat Gezen İlk defa 1953 yılında henüz 10 yaşındayken Hırka i Şerif İlk Okulunda sahneye çıkan usta sanatçı, 1963 yılında şehir tiyatrolarında çalışırken, aynı tiyatroda çalışan usta oyuncu ve tiyatrocu Suna Pekuysal’ın ilk defa başrol oynayacağı Yedi Kocalı Hürmüz filminde “Müjdat sende oynar mısın” teklifini kabul etmesi üzerine 19 yaşında kameralarla tanışmıştır.

Filmin yazarı olan Sadık Şendil ile bu filmde tanışmış ve o ölünceye kadar birlikte yol almışlardır. “O çok büyük bir yazardı, çok büyük bir ustaydı, abiydi, dosttu. Benim hayatımda tanıdığım 5 tane akıllı ve zeki insan varsa onların içinde Sadık abi bir numaraydı” diyen Müjdat gezen sanat yolculuğunda 1970 yılında Yavru ile Katip, 1971 yılında Mıstık filmlerinde oynadığı başrol ile büyük bir başarı yakalayarak hafızalara kazındı ve oradan hiç çıkmadı.Bu dönemde, Uğur Dündar vePerran Kutman’la birlikte, ülkenin sosyal durumuna yönelik eleştirel bakış açısını komedi unsuru ile birleştirerek hazırlamış olduğu televizyon programı yaptı. Yine aynı yıl gazetelerde yazdı, aynı yıl kızı Elif’in dünyaya gelmesi ile baba oldu. Şu ana kadar 56 kitap, 4 şiir kitabı, 100 film, 100 sahne oyunu, 1000’den fazla skece imzasını atmiş olan Şair, dergi yazarı, gazete yazarı, kitap yazarı, skeç yazarı, yönetmeni, oyuncu, öğretmen olan ve Tiyatro, yayınevi, sanat merkezi kurarak bu ülkeye sanat adına inanılmaz hizmetler yapan Mujdat Gezen, yetiştirdiği öğrenci sayısını hatırlamıyor bile. Bir çok öğrencisi televizyon dizilerinde başrol oynuyor, sunuculuk yapıyor. Müjdat gezen onlarla iftaar ederken çalışmalarına hala sanat adına devam ediyor. Mütevaziliği ile, ben sadece sanatçıyım diyen yaşayan efsane, sanatının ustası Müjdat Gezen beni kırmayıp sayfama konuk oldu. Bende kendisine hoş geldiniz diyor ve soruyorum…

Müjdat bey, yeni projeleriniz var mı?

22 ağustosta sezonu ege turnesi ile açacağız. Evet yeni projelerimiz var. Uğur Dündar’ın yalandan kim ölmüş kitabını ben oyunlaştırdım ve bu oyunu sahnelemek için bir turneye çıkacağız. İlk defa bu sezon değişik bir şey yapıyoruz. 22 ağustosta sezonu açacağız ve ege turnesi ile açacağız. Geçen seneki kadroma ilave yine benim öğrencim olan profesyonel sanatçılarda olacak. Oyunumuzu sahnelemeye Egeden başlayacağız. Altınoluk, Aydın, İzmir, Çeşme, Urla, Karşıyaka, Bodrum, Marmaris gibi yerlerde oyunumuzu seyircisi ile buluşturup yine Ekimde İstanbul’a gelip yeni sezonu açarak devam edeceğiz. Biz daha önce sezonu önce İstanbul’da açıp sonra Anadolu’ya giderdik. İlk defa tersten başlayacağız. Önce Ege’yi dolaşıp daha sonra İstanbul’a geleceğiz. Uğur Dündar’ın bu aralar 538 köşe yazarı arasında 1 numara olduğunu gördüm ve bu beni çok sevindirdi. Ben Uğur’un bu kitabını da çok severdim. Bu bir komedidir içinde çok güzel taşlamalarda var inşallah hayırlı olur.

Müjdat bey sizi tanımayan yok. Mesleğinizin hep zirvesinde oldunuz. Ben sizden kendinizi anlatmanızı istesem bize kendinizi nasıl anlatırsınız?

Bir insanın kendini anlatması soyut ve görecelidir. Aslında önemli olan insanların sizi nasıl tanımlamasıdır. Bir abim ve bir ablam vardı. Bunu her yerde anlatmam ben belki çok az bahsetmişimdir ama bu bana çok dokunmuştu abimi siroz hastalığından dolayı gencecik yaşta kaybettim. Onun için ben ne sigara içerim ne de alkol alırım. Babam İstanbul radyosunda müzisyendi. Çok sakin bir kişiliğe sahipti. Annem ev hanımıydı ama çok neşeli, çok esprili ve çok zeki bir hanımdı. 50 yıl evli kaldılar ama ben onların bir kere olsun yüksek sesle tartıştığına tanık olmadım. Ben çok huzurlu bir evde yaşadım. Belki de, benim iç huzurum ondan kaynaklanıyordur. 50- 60 lı yıllar Türkiye’nin en güzel yıllarıydı ve ben tam bir mahalle çocuğu olarak, sokakta doya doya oynayarak büyüdüm. Mahalle kültürü almamış çocuktan bir şey olmaz. Ben hala 60 yıllık arkadaşlarımla yemek yiyorum. Eğer bir çocuk sokakta oynayamamışsa, top koşturamamışsa bir şeyler eksik kalır. Bir insan çocukken oynamalı, koşmalı, eğlenmeli ve mahalle kültürünü yaşamalı.

Türk sinemasının hak ettiği yerde olduğuna inanıyor musunuz, Yeşilçam ile şimdiki Türk sineması arasındaki farklar ve o zamanki oyuncular ile şimdiki oyuncular arasındaki farklar nelerdir?

“Diktatör Adolf Hitlerin ‘in Hayatının Esrarengiz Yönleri” adında bir film çekimini yeni bitirdim. O zamanki oyuncular ile şimdiki oyuncular arasında her bakımdan farklar var. Ben her zaman geminin istikametine bakarım. Kendi senaryom olan, yapımcı ve yönetmenliğini kendim yaptığım “Diktatör Adolf Hitlerin ‘in Hayatının Esrarengiz Yönleri” adında bir film çekimini yeni bitirdim. Çok ünlü isimlerle çektiğim bu filmde, Mustafa Alabora, Ateş Böceği Ercan, Şevket Çoruh, İlker Ayrık, Nilay Karacaoğlu, Ahmet Saraçoğlu, Barış Hayta ve Uğur Dündar rol aldılar. Başrolde oynadığım bu filmi önümüzdeki sezonda piyasaya çıkartmayı düşünüyorum. Bu filmin üzerinde durulması gerektiğini düşünüyorum çünkü bu hikayenin içinde eski Yeşilçam’ın hikayeside var. Ben bu filmi çekerken Türk sinemasının her konuda çok ilerlemiş ve çok gelişmiş olduğunu gördüm. Elbette oyuncular arasında da fark var. Şimdiki oyuncular çok eğitimli. Fakat diğer taraftan baktığımda eski filmlerin tadı, lezzeti ve güzelliğinin hiçbir yerde olmadığını göz ardı edemiyorum. O filmlerin dramatik yapıları çok kuvvetlidir. Yaklaşık%80 ‘inin senaryoları Amerika’da çok tutulmuş film hikayelerinin senaryolarından alınmıştır.

100 film, 5 kitap 100 sahne oyunu, 4 şiir kitabı, 1000 den fazla skeç hala yapacak çok şey var mı?

Elbette daha yapacak çok şey var. İnsan var olduğu sürece insana dönük yapılacak çok şey var. Oyunculuğun malzemesi biliyorsunuz yine insandır. Oyunculuğu insanla anlatırız, insanı anlatırız. İnsan var olduğu sürece oyunculukta var olacaktır ve bizimde yapacak çok şeyimiz olacaktır.

Siz, şair, yazar, sanat adamı, ustaların ustası bir tiyatrocu, oyuncu, öğretmen yani bir efsanesiniz. Bu konuda neler söylersiniz?

Aslında hepsi aynı şey, ben bir sanatçıyım ve her zaman bu anlamda bir şeyler yapmaya çalışıyorum. 1953 yılından bu yana aynı işi yapıyorum ben. 1960 yılında şehir tiyatrolarında çalışmaya başlamıştım. O zaman ilk kazandığım parayı anneme götürmüştüm ve “anne bu benim kazandığım ilk para demiştim”. O günden bu yana 55 yıl geçti ve ben hala aynı işi yapıyorum.

Siz kameralar karşısına geçtiğinizde size ne oluyor ki ekran başındaki insanlar bir kare bile kaçırmadan sizi izlemek istiyorlar?

Bağımsızlık çok risklidir çünkü herkes sizi kendi potasına çekmeye çalışır.Benim Atatürk’ten edinebilmiş olduğum en büyük özellik bağımsız olmaktır. Atatürk der ki bağımsızlık benim karakterimdir. Hayatım boyunca bağımsızlık benim çok hoşuma gitti ve bağımsız olmayı çok sevdim. Ne bir siyasi partiye, ne kökten radikal bir ideolojiye, hiçbirine takılmadan, tıpkı Mustafa Kemal’in düşüncelerinde olduğu gibi böyle yaşamak benim hayatımı çok rahatlattı. Bağımsızlık çok risklidir çünkü herkes sizi kendi potasına çekmeye çalışır. Ben bu güne kadar buna izin vermedim, bugünden sonrada böyle bir şey zaten söz konusu bile olamaz. Benim bu güne kadar doğru bir hayatım oldu.

1968 de ilk kez kendi özel tiyatronuzu açtınız, 1982 de güldürü üretim merkezi açtınız, 1982 yılında bir yayınevi kurdunuz,1991 Müjdat Gezen Sanat Merkezi kurdunuz, 1998 Müjdat Gezen Tiyatrosu kurdunuz. Hep insanlar için bir şeyler yaptınız, hep ürettiniz, neler söylemek istersiniz?

Güldürü üretim merkezi Kandemir Konduk’un projesidir. Burayı onunla birlikte kurduk. Kandemir benim hayatımdaki o jenerasyondan arkadaşlarım gibi, Uğur Dündar gibi çok güvendiğim, çok saygı duyduğum bir arkadaşımdır, kalemine çok saygı duyduğum bir yazardır ve benim kadim dostumdur.

Müjdat bey, bu kadar çalışma arasında kızınıza vakit ayırabildiniz mi, ailenizle yeterince ilgilenebildiniz mi?

Ben kızımın annesi olan ilk eşimi kaybettim. Daha sonra tekrar evlendim. 29 yıldır Leyla hanım ile evliyim ve çok mutluyum. Kızım Hollanda vatandaşı ve Hollanda’da yaşıyor. Evli ve 13 yaşında 1 erkek torunum var. Geldiği zaman hep birlikte vakit geçiriyoruz. Benim hayatım ev okul ve tiyatro arasında geçer. Ben bu şekilde çok mutluyum ve Allah bana sağlık verdiği sürece başka bir iş yapmayı hiç düşünmüyorum. Birde benim 5 tane köpeğim var. Ev hayatını seviyorum.

Müjdat bey, toplumumuzda ünlülere olan ilgi oldukça fazla, siz hiç bu durumdan şikayetçi oldunuz mu?

Ya bir gün insanlar benimle resim çektirmek istemez iseBir gün Ankara’da büyük bir üniversitede konferans vermiştim. Fotoğraf çektirmek gerekiyordu ve binlerce öğrenci ile fotoğraf çektiriyordum. Kimisi selfi yapalım diyor, kimisi oturmamı istiyor her biri ile ayrı poz veriyorum. Rektör dayanamayıp bana “hiç yorulmuyor musunuz” diye sordu. Bende dedim ki “çok yoruluyorum ama ya bir gün gelirde hiç fotoğraf çektirmezlerse”. Bizim mesleğimiz insanlarla beslenen bir meslektir. Yazdığınız kitabı evimizde bir kişi olarak okuyamazsınız, evinizde tiyatro yapamazsınız, sahneye koyduğunuz oyunu tek başına oynayamassınız, çektiğiniz filmi tek başına izleyemezsiniz. Her şey onlar için yapılır. Onlar için bunları yapıp daha sonra izleyiciden kaçmak doğru bir şey olmaz. O yüzden o insanlar olamazsa yaptığımız iş olamaz ve bizde biz olamayız.

Kaç öğrenci yetiştirdiğinizi biliyor musunuz, sizce onlar sizi nasıl anacaklar?

Benim öğrencilerim hep başrol oynuyorlarKaç öğrenciye ders verdiğimi bilemiyorum ama sanırım 5000 in üzerinde. Hatta çoğu son çektiğim “Diktatör Adolf Hitlerin’in Hayatının Esrarengiz Yönleri” filminde konuk oyuncu olarak oynadılar. Katılamayanlarda biz yok muyuz diye sordular. Onlarla irtibat halindeyiz, dostuz. Yine bugün bazıları buradaydı ve yeni oyun hazırlığı yaptık. Şu an 3 okulumuz var, hatta ben o okullara köy okulları diyorum. Karaköy, Kadıköy ve Bakırköy. O Müjdat gezen sanat okulları tuttu. İnsanlar bu okulları sevdiler ve güven duydular onun için her şey iyi gidiyor. Bizim çocuklar bir liste çıkarmışlar, benim 77 öğrencim şu an televizyon dizileri, sinemada ve tiyatroda başrol oynuyorlar. Trt de oynayan seksenler dizisinde 7 öğrencim oynuyor. Benim yetiştirdiğim öğrenciler her sene ya sinemada, ya tiyatroda mutlaka ödül alıyorlar. Bunlar çok güzel duygular ve ben çok mutlu oluyorum. Serdar Orçin, İlker Ayrık ödül aldıklarında, ödül aldım demiyorlar, biz ödül aldık diyorlar ve bu ödülü msm ye götürüyoruz diyorlar. Eski okullarına vefalı davranmaları benim çok hoşuma gidiyor. Ben hala derslere giriyor ve yeni öğrencilerime ders veriyorum ve Türkiye’ye yeni oyuncular yetiştirmeye devam ediyorum.

Bugüne kadar isteyip de yapamadığınız bir şey oldu mu?

Ben hiç bir şeyi çok istemedim, her şey hayatın akışı içerisinde kendiliğinden oldu. Başrol oynamak, ünlü olmak, ödüller almak hep kendiliğinden oldu. İsteyipte alamadığım bir şeyi almak istemek yerine onun yerini tutacak şeyler üretirdik. İşte balonu şişirip naylon çoraplara sararak top oynardık. Benim çocukluk dönemim ikinci dünya savaşının bitimine rasladı. 1945 te ikinci dünya savaşı bitti ben 3 yaşında falandım ve benim karnemde ekmeği verilmiştir diye mühür vardır. O zamanlar insanlara un, ekmek ve şeker karne ile veriliyordu. Çünkü o zaman harp vardı. O günlerden gelince, vasat günler insana lüks geliyor.

Hayatınızda hiç keşkeler var mı?

Ben hiç çifte standartı benimsemedim Benim hayatımda hiç keşkelerim olmadı. Ben hiç çifte standartı benimsemedim, ben her derse girdiğimde öğrencilerime söylediğim şey, kendi hayatımdan yalnızca kendimin sorumlu olduğumdur. Ben her hangi bir olayda, ne olursa olsun suçu ilk önce kendimde ararım. Ben çok eski yıllarda Avustralya’ya gitmiştim. Orada bana bir olay anlattılar. Orada bir fabrikada çalışan bir Türk, birini yaralıyor. Avustralya polisi yaralıyı hastaneye kaldırıyor ve yaralayan ve yaralananın mahkemesi yapılıyor. Yargıç direk yaralanan adama, “sen ne yaptın ki bu adam bu haddeye geldi” diye soruyor. Ben o günden sonra kabahati ilk olarak hep kendimde aradım.

Hiç meydan okuduğunuz biri oldu mu?

onlar bizim vekilimiz, asıl olan biziz onlar bizden çekinecekler. Ben mizahçı olduğum için tabiat itibarı ile muhalif biriyim. İster Cumhurbaşkanı, ister Başbakan, isterse herhangi bir Bakan olsun, benim o ülkeyi yöneten kişilerden herhangi bir çekingenliğim yok. Ben milletim yani asılım, onlar bizim vekilimiz o yüzden onlar bizden çekinecekler.

Sizin hakkınızda açılan bir hakaret suçlaması vardı siz herhangi bir ödeme yaptınız mı?

O davayı ben kazandım.Dünyada en sevmediğim şey birine hakaret etmektir. Çünkü bana hakaret edilmesinden hoşlanmam. Bana yapılmasını istemediğim bir şeyi neden ben başkasına yapayım ki. Bunlar tutturdular “Müjdat Gezen bize aptal dedi” diye. Ben kimseye aptal falan demedim. Sevgili Aziz Nesin’in söylemiş olduğu bir sözü, “Aziz Nesin şöyle söylemişti” diye dile getirmiştim. Halbuki o lafı Aziz abi Kenan Evren için söylemişti. O davayı ben kazandım.

Eğer sihirli bir gücünüz olsaydı neyi değiştirirdiniz?

Benim Eğer sihirli bir gücüm olsaydı Aksaray’ı o gün yıkardım. Benin sihirli gücüm olsaydı Aksaray’ı o gün yıkardım.

Ben asla vazgeçmem dediğiniz şey nedir?

Ben; dostlarım, karım, çocuğum, öğrencilerim, okulum, tiyatrom ve mesleğimden asla ölünceye kadar vazgeçemem, vazgeçmem.

Yarın öleceğinizi bilseydiniz en son ne yapmak isterdiniz?

Eğer yarın öleceğimi bilseydim tüm dostlarımı toplardım ve onlara, yarından sonra beni bulamayacaksınız bugüne kadar faydalanabiliyorsanız faydalanın derdim.

Hayatınızdaki en kötü an neydi?

Savaş Dinçel’in konuşurken elimi tutarak ölmesi hayatımın en kötü anıydıBenim hayatımda yaşadığım ve ölünceye kadar hiç unutamayacağım en kötü an, yarım asırlık arkadaşım Savaş Dinçel’in konuşurken elimi tutarak ölmesiydi. Sohbet ediyorduk ve bir anda ne olduysa elimi tuttu ve hayata veda etti.

Hayatınızdaki en güzel an neydi?

Okulumu açtığım an hayatımda yaşadığım en güzel andıBenim hayatımdaki en güzel an 1991 yılında okulumu açtığım an oldu. Çünkü o okulun bu kadar büyüyüp böyle bir hal alacağını bilmiyordum. Hiç böyle bir ütopyam yoktu. Okulumun bu kadar büyümesi beni çok mutlu etti.

Unutamadığınız bir anınızı anlatır mısınız?

Cenk Koray’la Akdeniz gezisinde Darbukatör Bayram diye bir dizi film çekiyorduk. Çok kötü bir fırtınaya yakalandık. Öyle bir fırtınaki korkunçtu. Sadece ikimiz ayakta kaldık. Ben hiç korku yaşamadım. Rahmetli Cenk Koray benim çok sevdiğim, çok değer verdiğim bir arkadaşımdı. Bana “Müjdat sen denizden hiç korkmuyorsun, ben senin denizden hiç korkmamanın sebebini biliyorum” dedi. Ben 1966 yılında rejisörlüğünü Feyzi Tuna’nın yaptığı bir film çekiyordum. Filmde Ekrem Bora oyuncu, bende hem filmin asistanıyım hem de küçük bir rol oynuyorum. Rol icabı Ekrem Bora gemiden düdük çalıyor, rol icabı ben Bahriye Teğmenini olarak gemiden denize atlıyorum ve yüzerek ceza kesiyorum. Kanlıca koyunda anafora kapıldık ve ben batarak dibe gittim. Balık adamlar beni kurtarmışlar. Ben orada boğulmuşum, sudan çıkarınca beni baş aşağı çevirmişler ağzımdan burnumdan sular boşalmış. Eğer iki tane astsubay tekneden atlayarak gelip beni kurtarmasalardı ben şu an hayatta olmayacaktım. İşte Cenk Koray, benim o fırtınada korkmamamın sebebinin daha önce o geçirmiş olduğum o kazada, benin o imtihanı vermiş olmamdan kaynaklandığını söyledi. Benim bilinç altıma kazınan ve hiç unutamadığım böyle bir anım var.

Size hiç aşık olanlar oldu mu?

Tabi ki birçok kişi aradı. Ünlüler arasından da halkın arasından da birçok kişiden aşık olanlar oldu.

Siz çok ünlüsünüz, bunun bedelini iyimi, kötümü ödüyorsunuz?

her şey bir insanı sevmek ile başlar Ben insanları severim ve sayarım. Her şey insanın kendisini sevmekle başlıyor. Sait Faik der ki “her şey bir insanı sevmek ile başlar”. Kendini seven insandan kimseye zarar gelmez. İnsan kendini sevince çevresindeki ağaçları, hayvanları, doğayı her şeyi sevmeye başlıyor. Ben kendimi seviyorum, sevmeyi seviyorum, Sevmek fiilini çok seviyorum.

Sizce mutluluğun sırrı bu mu?

Ben bir olayı tek nedene bağlamamayı öğrendim. Belki başka sebeplerde vardır. Hiçbir şey tek nedenden olmuyor. Bir sürü neden bir araya geliyor öyle oluyor. Ben hayatı bir kukaya benzetiyorum. Kuka vitrinde dururken bir anlam ifade etmiyor ama birisi alıp onu dantel gibi örüyor. İşte o zaman bir anlamı oluyor. Hayat böyle bir şey, hayatı işlemek gerekiyor.

Yemek yapar mısınız, en çok sevdiğiniz yemek hangisi?

Ben yemek yaparım. Çin tavuğunu çok güzel yapıyorum. Bezelye, kuru fasulye, spagetti, barbunya pilaki çok seviyorum.

Hangi takımı tutuyorsunuz?

Benim büyüdüğümSemt İstanbul Fatih Vefa’ya çok yakındır. Ben Vefa lisesinde okudum. Küçük yaşta Vefa takımında oynadım, formasını giydim ve takımda lisanslı oyuncu olarak oynadım. Bütün vefalar bir araya gelince ben o yüzden vefa takımını tuttum.

Bu kadar kültür, bu kadar bilgi nasıl bu kadar olabildiniz?

Ben hayatın içinde kimseye, hiç aktörlük yapmadım.Ben 55 yıldır hiç kimseyi kandırmadım, kimseyle bir çıkar ilişkisine girmedim. Ben çok doğal bir insanım, hayatın içinde kimseye hiç aktörlük yapmadım. Hiç kimseye sen benim kim olduğumu biliyor musun demek kadar beni irite eden bir şey olmamıştır. Neticede aynı ayakkabıyı giyiyor, aynı yemeği yiyor, aynı suyu içiyoruz. O yüzden ben çok doğalımdır belki bu yüzden seviliyorumdur.

Kaç kardeşsiniz?

Bir abim ve bir ablam var.

Zeki Alasya ile ilgili neler söylemek istersiniz?

bu nasıl bir dünya ki, bizim mesleğimiz bazen buza yazı yazmaya benziyor ve buz eriyince kaybolup gidiyoruz Ben Zeki ‘yi çok severdim. Hatta bir zamanlar benim Trt de yasaklı olduğum dönemlerde, ben yazardım Zeki ve Metin oynarlardı. Çok iyi bir insandı ve oyunculuğu ve kişiliği ile çok beğeniliyordu. Hastanede ziyarete gittiğimde Zeki çok kötü görünüyordu. Son bir hafta kala doktorlar tedavi etmiyoruz artık demişler. Ben o hastaneye gittiğimde Jülide bana söyledi. Zeki hastalığını bilmeden şekerini ölçtürmek için hastaneye gidiyor. Doktorlar hastaneye yatırıyorlar ve yapılan tetkiklerde karaciğerinde hem önde hem arkada iki tane habis kist çıkıyor. Çok kötüydü, rengi sarıydı. Espriler yaptım ama o seruma bağlıydı ve en kötüsü öleceğini anlamıştı. Ben hastaneden ayrıldıktan 6 gün sonra haberi aldım. Çok kötü oldum, biliyorsunuz “cennet mahallesi” dizisi zamanında her gün bir aradaydık. O çok değerli bir insandı, iyi bir tiyatrocuydu. Fakat bu nasıl bir dünyaki, bizim mesleğimiz bazen buza yazı yazmaya benziyor ve buz eriyince kaybolup gidiyoruz. Bu kadar dizi, bu kadar film, bu kadar tiyatro eseri, bu kadar oyun. Zeki Alasya’nın ölümünün ardından daha bu kadar kısa süre geçmesine rağmen ne yazıkki unutuldu. Zeki çok mutlu bir insandı. Hayatı dolu dolu yaşadı. Her zaman çok iyi insan olarak konuşuldu ve cenaze töreninde gördümki çok çok seviliyormuş. Bu hayat böyle, önce babalarımızın arkadaşlarının cenazesine giderdik, sonra abilerimizin arkadaşlarının cenazesine gittik şimdi kendi arkadaşlarımızın cenazelerine gidiyoruz.

İnsanlara mesajınız var mı?

Tiyatro çok güzel bir şey. Bizim okulumuzda çok değerli hocalarımız var biz bu konuda çok seçiciyiz. Tiyatro öğrenmek isteyenlere 7 den 70 e yardımcı oluyoruz. Bizden sonra açılan bütün okullara tüzüğümüzü verip yardımcı olduk. Çünkü ne kadar çok sanat okulu açılırsa ülkedeki uygarlık o kadar ilerler. moncler outlet sale

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
Üyelik İşlemleri
Üye Girişi
Şifre Hatırlatma
Yeni Üyelik

Lütfen email adresinizi veya kullanıcı adınızı yazınız.

Lütfen aşağıdaki formu eksiksiz doldurunuz.

Captcha